narince etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
narince etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2010 Salı

Ce-ee




Yakaladığım bağlantı düşmezse gönderebilirim küçük notlarımı.


Kahvaltımıza dağ çilekleriyle yapılmış enfes reçel, ayranı üzerinde tereyağı, sıcak bazlamalar eşlik ediyor.




Cömert doğa sunuyor soframıza, yağmur sonrası, dik yamaçlarda saklanmış lezzetli mantarları. Çam ve kekik kokularını çekiyorum içime.




Ve aklımda sizler. Görüşmek üzere...

Boş

Boşu boşuna anmışız Sait Faik'i, boşu boşuna.

Değerli blog komşularım. Sınav muhabbeti 13 Haziran'a kadar bitmeyecek bizde. Sizleri de bunaltmamak hem de merakta bırakmamak adına görüneyim dedim. Hafta sonları da dershaneye gittiği yetmezmiş gibi yavrumun, hafta içi de okul çıkışı gider olduk. Fotoğraf derse girmeden önce küçük molamızda uğradığımız hayvan satan mağazadan. (Mağazanın o ingilizce ismini telaffuz etmek niyetinde değilim. Kendisinden de pek hoşlanmasam bile, çocukların birkaç hayvanı kafes arkasından görme isteklerine karşı koyamadığımdan bulundum o dükkanda.)
Televizyon ve gazeteler kendilerine fırsat bilmiş habire SBS içerikli çocukları geren haberler yapadursun, yeni bakan sınav sisteminde değişiklikler yapacağını çıtlatmış, geçen yıldan açılan davalar sonuçlanmamış, okul puanının etki edip etmeyeceği muallakta iken halimiz nasıl olabilirse öyleyiz. Bizim oğlanın yıl boyunca sadece derslere girip çıktığını, ödevlerini kaytardığını, öğretmenlerinden ders dinlemediği, arkadaşlarının dikkatini dağıttığı yönünde aldığım şikayetlerin sayısını unuttuğumu eklememde fayda var.
Daha da fazla anlatmayacağım hengame ortasında fırsat bulursam sizlere uğramaya çalışacağım elimden geldiğince, gönlüm şenlikli olursa tarif bile yayınlarım. Yakın zamanda görüşmek
dileğiyle, sağlıcakla kalın.

Eklemeyi unutmuşum; Ankara'da Jale Tezer Dershanesi ile ilgili bilgi verebilecek birilerini arıyorum. Oğlan deneme sınavına girmişti, cazip bir fiyat sundular, servisi olmaması beni düşündürüyor. Eş , dost çocuğunu yollayıp da memnun kalan, çalışma sistemleri hakkında bilgisi olan varsa yazarsanız sevinirim. 

Dargın mıyız?


Ezginin Günlüğü söylerse bir de.


bu sabah uyanırken tam
karşıma çıktın
bu sabah uyanırken tam
kara karaydı gözlerinin akları
kara karaydı gözlerin

dargın mıyız, dargın mıyız, dargın mıyız yoksa, dargın mıyız?
bu sabah uyanırken tam

sana üryani eriği hoşafı yaptım
yanına domatesli pilav yemedin

durdun öyle karşımda mahzun
bana çok uzaklardan baktın
her bahar erguvanlar içinde yaşardık
bu bahar erguvan görmedim desem yeri

Can YÜCEL, babasıyla barışmak için, erik hoşafı yapmış, domatesli pilav yapmış, çare yok. Nazımız en çok sevdiklerimize geçer. Naz ederiz, küsmüş gibi yaparız bazen. Bazen de öyle kırılırız ki barışmak vakit alır. Bazen sevdiğimize, bazen çoluğa, çocuğa, illaki en sevdiklerimize. Tatlı bir bakış yeter bazen, bazen yeni gün, bazen bir çocuk oyunu. Ya da sevdiği bir lezzet. Çocuksa nazlanan, bir parça çikolata, bir dilim kek, bir park gezintisi mesela. Ya da bizim evin en sevileni makarna. Domatesli olur, peynirli olur, kıymalı, belki erişte. Ya sizin evde? Sizin hane üyeleri hangi lezzetle kolayca bırakır nazı?



Ebe- Sobe!

Sevgili Yeşim -ebe ! demiş. Ebeyi de Beste'de gördüm, daha uygun olmuş, bundan böyle ebe demeli, şu Mim sözcüğünden hoşlanmadım baştan beri. Kendimizden söz etmemizi isteyen bu oyun bütün blogları dolaştı neredeyse. Sıra bende, başlayalım:

Nerden başlasak ki? El yıkama takıntımla başlayayım. Temizlik yapmayı pek sevmem, ev işlerini mecburen yaparım, canım isteyince yaparım. Ama gün boyu sıkça el yıkarım. Ortalık dağınık olabilir, iş bekleyebilir ama el temizliği beklemez. Ellerim, yediğim içtiğim hijyen olmalıdır. Bunu çok yakın ailem bilir, herkese de söylemem. Aramızda kalsın. Çünkü benim bu durumum insanları rahatsız edebilir düşüncesindeyim. Gittiğim evlerde çaktırmadan hafiyelik yaparım. Elini iyi yıkadı mı, temizi kiri ayrı mı? Herkes temizliğe dikkat eder elbet ama; tuvalet fırçasıyla mutfağı süpüren de gördüm, makinaya kirli çamasırları atıp, sofraya oturan da. İçinizi kaldırmayayım, ben biraz takıntılıyım bu konuda. Hatta on yıl önceleri ellerimde egzama vardı, doktorların verdiği hiçbir ilaç fayda etmiyor, derileri soyulan kanayan ellerimi ben aynı sıklıkla sabunlamaya devam ediyordum. Bir de sağlık önerisi, bu dertten muzdarip olan çok, benim bu sorundan tamamen kurtulmamı sağlayan deniz suyu oldu. Bodrum'da yaşadığımız ikibuçuk yıl, kireçli kuyu suları ellerimi iyleştirdi, eldivenlerden ve kanayan, sürekli kuruyan ellerden kurtuldum.

Dağınık biriyim, düzenli tertipli bir hatun olamadım bir türlü. Evi dağınık tutmam, rahatsız olurum ancak hani kimilerinin dolapları, kitaplığı derli topludur, yok ben yapamıyorum bunu. Zira bu durumu tamamlayan bir diğer özelliğim de sıkı planlı, programlı olmayışımdır.

Evde yalnız kalmayı severim, tek başıma yürümeyi. Az bulduğum bu anlar değerlidir.

Yavaş, mız mız insanlara tahammülüm yoktur, her işi hızlı yapmalıyım.

Hayatımın hiçbir döneminde süslü olmadım. Makyaj yapmam, takıdan hoşlanmam. Hep rahat giyinirim, bir kot pantolon, bir kazak yeter bana. Topuklu ayakkabı uzak dursun. Hele kot pantolonun altına topuklu ayakkabı giymiş bir bayan görünce çıldırıyorum. Saçlarımı kısa kestirir, minik gümüş küpeler takarım. Uzayan tırnaklara tahammülüm yoktur.

Evcimenim, ev kedisiyim ben. Günlerce evden çıkadan yaşayabilirim. Komşu gezmelerine, altın günlerine alışamadım, sevemedim. Eşimin işi gereği gece hayatı ile uzun süre çok haşır neşir olduğumuzdan, pisliklerini bilir, heves duymayız. Sonra evimde yemekler düzenli olmalı, buzdolabımda her zaman sulu yemeğim, çorbam bulunur. Kek fanusunda bir parça kek, kavanozda kurabiye. Evden uzak kaldığımda kurduğum bu düzen bozuluyor, rahatsız oluyorum. Çocuklara sunduğum konfor beni mutlu ediyor.

Annemden miras kalacak şeker için sinyaller veren, hipoglisemik sorunlarım var, bu yüzden sık acıkırım, karbonhidrata, basit şekerli gıdalara düşkünüm. Başdönmesi, titreyen eller ve soğuk terlemeler arasında çikolataya saldırdığım çok olur. Sinirli hallerimi anlayan ve ses çıkarmayan küçük aileme teşekkür borçluyum.

Bu sefer ben de birilerini ebelemek niyetindeyim. Yakın komşum Sevgi'yi, Zehra'yı, Meltem'i, İnci'yi, Mine'yi, Gülay'ı ve Funda'yı ebeliyorum.

Çocuklar


Çocuklar

Çarşılarda birşey
Biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı
Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar
Hep de tenha saatleri seçerler
Sonra yavaş bir sesle
Çocuk için hasta kaç gündür yemiyor
Biraz et biraz meyve isterler
Sevdiği bir reçeli gün aşırı yalnız ona
Kaşıklarla beraber büyük bir üzüntü
Uykularda bile bitiyorsa
Yağların şekerlerin çayların
Annelere düşündürdüğü
İnsanlara, tezgâhlara, kağıtlara kolaydı
Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı


Behçet NECATİGİL

Gıda Fuarı imiş!



4. Uluslararası Gıda ve Gıda Teknolojileri Fuarı 10-13 Aralık tarihleri rasında Altınpark'ta. Bu etkileyici, uzun ismi görünce gitmeliyim dedim. Uluslararası diyor; tanımadığım, ismini okumakta zorlandığım tek bir firma yoktu. Bir enerji içeceği vardı yalnızca o da Almanya'da üretiliyormuş, muhtemelen ithalatçı firma idi standı açan. Birkaç şekerleme, birkaç peynir firması, bir iki baharat, bir kahve, birkaç makine, bir iki de bakliyat firmasından başka kimsecikler yoktu. Fuar adını hiç haketmeyen, ziyaretçisi az öylesine bir toplantı yeri idi sanki.

Ankara'da ne zaman gerçek bir fuar açılacak bilmiyorum. Gıda Mühendisleri standından aldığımız küçük kitapçıklar, biraz da cevizli sucukla geri döndük. Yağmurla ılıyan havada çektiğimiz aile fotoğraflarımız kaldı bize yadigar.

Dönsek mi?



İlle de ciğer, ille de ciğer dedim ya. Bu süper lezzetlerin yarısı ciğer, yarısı et. Ellerimle yaptığım lavaşların arasına çekiyor, soğan salata ve kimyonla çeşnilendirip afiyetle yiyoruz.




Mısırlarımız var sonra, közde pek bi güzel oluyorlar. Çocuklar hallerinden memnun, biz daha da memnun. İştahları yerinde, dönüşte tartılmaya hiç mi hiç niyetimiz yok.





Dalından kopardığımız şeftalilerin ne tadı benziyor satın aldıklarımıza, ne de aroması.




Günler geçiyor; telaşsız, sakin. Bunca sükunete inat hızla bitiyor sayılı günlerimiz. Dönsek mi?

Biraz daha kalalım, biraz daha.

Patlıcanlar Kızarınca



Şüphe yok ki Ermeni şivesiyle patlıcan tavası, fakat İstanbullu Türk ağzıyle patlıcan kızartması dediğimiz lezzetli yemek, yine edebi tabirle 'sehli mümteni'dir (kolay ve sade göründüğü halde yapılması güç). Lakin sıcak sıcak, diri diri yenilirse... Öyle lokantalarda adet olduğu üzere, saatlerce evvel tavadan alınmış, tabakta ve camekanda pörsümüş, ölmüş olanının ne tadına, ne yoğurt sürülmüş buruşuk, gevşemiş kocakarı yüzüne bakarım. Tavadan çıkar çıkmaz, kızgın yağ henüz cildinin üzerinde habbelenir ve fışırdarken yenilirse, zaten yoğurda ihtiyacı yoktur. Kendine has, yarı mantar, yarı dana külbastısı o güzel kokusunu ve lezzetini yoğurtla bozmak, sarımsakla kapatmak reva mıdır? Külde pişmiş patlıcanı şu tarzda yerim: Ateşten, olduğu gibi kabuğiyle önüme getirirler; bıçakla ortasından boylu boyuna yarar, sırtı alta gelmek şartiyle tabağa bütün heybetiyle sererim; üzerine tuz, karabiber ve zeytinyağı... İşte güzel, ılık, çeşnili, iştah verici dumanı, buğuyu o zaman görünüz!"




Refik Halid Karay bize fazla söz bırakmamış. Yine de ben kızarmış patlıcanların üzerinde domates rendesi, biber salçası, bir fiske tuz, bir fiske şeker, bir kaç damla sirke ile kızartmanın yağında pişirilmiş sosu , yanına sarımsaklı yoğurdu arıyorum. Yaz gelene kadar sabredememişim, ne yapayım.

Hoşgeldin Bebek




Evliliğine şahit olup, bebeğini birlikte bekleyip, birlikte gün saydığımız, karakutu dostlarımdan sevgili Zeytinağacı'na, küçük Semih'e. Hoşgeldin küçük oğlan! Yumuk ellerini öperim.
Güzel haber buraya getirdi beni. Tarifle birlikte döneceğim, sevgilerimle.

Evim Evim Güzel Evim



Küçük yerde yaşamanın büyülü bir tadı vardı çocuklar için. Bizim için de alışılmadık şeylerdi esnafın dükkanının sadece kapısını kilitleyip, kepenk kullanmaması, çocukların bisikletlerinin gece gündüz bahçede durmasına karşın çalınmaması, vakit akşamı çoktan geçmişken bile rahatça sokakta bisiklete binebilmesi, hastanedeki hemşireyle sabah yürüyüşünde karşılaşmak.

Bizim kıza kalsa hiç dönmeyecektik ya döndük işte. Umut'un küçük bir şikayeti vardı yalnız: kız zannedilmek. Gözleri iyi görmeyen yaşlı nenelere, dedelere kaç kez anlatmak zorunda kaldı yavrum:
-Ben erkeğim!
Akşam vakti köye gidip, sağılmasını beklediğimiz güzel ineklerin sütünün kaynarken yaydığı kokuyu, işaret parmağımızı saran kaymağı, aynı sütle yaptığımız ve kaşıklamaya doyamadığımız yoğurdu, dağları, verimli bahçeleri, kütür kütür salatalıkları, etli ve pembe domatesleri, çıtır çıtır biberleri özleyeceğiz.




Bahçeden ellerimle kopardığım kabaklarla, pazı yapraklarıyla dolmalar yapmayı kıskançça özleyeceğim. Yanımızda dolaba atılabilecek ne varsa getirmiş olsak da bir dahaki seneyi iple çekeceğim. Pazarda yayık ayranı da bulabilmek, kimbilir hangi kimyasal kullanıldı endişesi taşımadan sebze meyve alabilmek ne güzeldi.



Bütün gün dere tepe dolaşıp, üzerimize sinmiş is kokusuyla, mutlaka beraberimizde getirdiğimiz bir parça kekik, böğürtlen ya da çilekle eve dönmek de güzeldi ancak; ben evimi, düzenimi, her aradığımın elimin altında bulunmasını, ocağımı, hele fırınımı daha da çok özledim. Bir yerleşelim, kim tutar beni?

5 Nisan 2010 Pazartesi

Üzüm Yeşili

ÜZÜM YEŞİLİ
.
Gel benim üzüm yeşilim
Yandaki zeytine gidelim
Gel benim üzüm yeşilim
Çam ağacına gidelim
Zeytinin rüzgarı tir tir
Çam ağacınınki pir pir
Benimki oldum olası delidir
Gel benim üzüm yeşilim
Nar ağacına gidelim
Gel benim üzüm yeşilim
Trabzon üzümüne gidelim
Gel benim üzüm yeşilim
Yeşillerin gönüllüsü
Yeşillerin durucusu
Haydi bakkala gidelim
Bir kilo üzüm alalım
Torba kağıdına girmeden
Yürü çeşmeyi boylayalım
Yıkansın üzüm yeşilim
Sonra salkım almalı
Çarşının içine dalmalı
"Var mı" "Var mı" diye sormalı.
Üzümün böyle derlisi
Yeşilin böyle toplusu
Gel benim üzüm yeşilim.
Haydi maviye gidelim
Biz değmesek
Mavi küser
Mavi bizsiz ne halteder
Gel benim üzüm yeşilim
Yeşillerin en nazlısı
Sen üzümün yeşilisin
Üzüm olman şart değil
Bir çok dallara konarsın
Hatır sualler sorarsın
Gel benim üzüm yeşilim Seninle Bedros´a gidelim.
Bedri Rahmi Eyüboğlu

Şimdi Sevişme Vakti



Şimdi Sevişme Vakti



Çıplak heykeller yapmalıyım.
Çırılçıplak heykeller
Nefis rüyalarınız için
Ey önünden geçen ak sakallı kasketli,
Yırtık mintanından adaleleri gözüken
Dilenci
Sana önce
Şiirlerin tadını
Aşkların tadını
Kitaplardan tattırmalıyım
Resimlerden duyurmalıyım, resimlerden...
Şu oğlan çocuğuna bak

Fırça sallıyor
Kokmuş manifaturacının ayağına
Dörtyüzbin tekliğinden
On kuruş verecek.
Seni satmam çocuğum
Dörtyüzbin tekliğe.
Ne güzel kaşların var
Ne güzel bileklerin
Hele ne ellerin var, ne ellerin

Söylemeliyim
Yok Yok... meydanlarda bağırmalıyım,

Bu küçük
Güllerin buram buram tüttüğü
Anadolu şehri kahvesinde
Kiraz mevsiminin
Sevişme vakti olduğunu.
Resimler seyrettirmeli,
şiirler okutturmalıyım.
Baygınlık getiren şiirler.
Kiraz mevsimi, kiraz
Küfelerle dolu pazar.
Zambaklar geçiriyor bir kadın.
Bir kadın bir bakraç yoğurt götürüyor
Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
Belediye kahvesinde hala o eski, o yalancı
O biçimsiz bizans şarkısı.


Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem
Nasıl etsem, nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu...
Bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını,
Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam
Boş geçirdiğim bağırmadığım sustuğum günlere

Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğunun
Oğlu bir şiir okusa
Karacaoğlan´dan
Orhan Veli´den
Yunus´tan, Yunus´tan...



Sait Faik Abasıyanık



Pazarlar sebzenin meyvenin her çeşidiyle doldu çok şükür, fiyatlar da düşüyor. İki haftadır artan çilek fiyatları bu hafta biraz düşmüştü. Geçen yazdan ne sakladıysak bitirdik, dondurucudaki domatesler erken bitince salçaya yüklendik. Son bamyayı pişireli sanırım iki ay oluyor. Bir pişirimlik kuru biber patlıcanım kaldı, pek değerli, tazesi gelse de kuru dolmanın yeri başka. Taze fasulyeye de kavuştuk, daha boncuk çıkmadı, Kızılcahamam'a çok var, bakalım nasıl pişecek? Taptaze patatesleri haşladık bir güzel salata yaptık, bol limonlu, onu sonra anlatayım. Dut sayıklıyor çocuklar, sabır diyorum. Kayısı da aldım ama biraz daha beklemekte fayda var.

Bu arada pazar esnafının bir uyanıklığı da aklınızda olsun: domates ve kayısıların üzerindeki şemsiyeye bir bakın ne renk? Belki dikkat etmişsinizdir, kırmızı şemsiyenin altında nasıl da canlı duruyorlar. 

Sabah serininde pazar işini halledip, çocukların meyveye yumuluşunu izledim keyifle, kirazların güzelliği karşısında da Sait Faik'i anmamak olmazdı.


Yaman Etkinlik: Jöleli Tatlılar



Yaman Etkinlik Narince'de.

Ekim ayını beklerken, sevgili Ayşe'den aldığım bir e-posta ile bu ayın ev sahipliğini alabileceğimi öğrenince elim ayağım dolaştı doğrusu. Koşturmacalı bir haftanın ortasındaydık ve ben daha zamanım var deyip ne konu belirlemiştim, ne teknik eksikliklerimi gidermek için herhangi bir girişimde bulunmuştum. Hafta içi her işe yetişmeye çalışırken bir yandan da düşünüp durdum, konu ne olsa ne olsa? Sevgili Ayşe'nin de yardımlarıyla konu, banner ve etkinlik kodu sorunu çabucak halloldu. Teşekkürler Ayşe.

Konumuz Jöleli Tatlılar. He he ev ödevi verir gibi bir hava belirdi bende şimdi. Bayanlar, baylar bu ay tüm blogları rengarenk yapalım. Pembe, kırmızı, sarı, turuncu veya yeşil. Hangi rengi seviyorsanız öyle yapın jölenizi. Hangi meyveyi seviyorsanız onunla birleştirin. Çilek, vişne, böğürtlen, frambuaz, ananas, portakal, mandalina, limon, kivi, muz. İster salata yapın, ister sütlü tatlı, ister pasta, ister tart, tartölet. Pastanız ister bisküvili olsun, ister kek tabanlı, isterseniz musslu. Ama mutlaka jöleli olsun.

Katılmak için blog sahibi olmak şart değil bildiğiniz gibi. Tariflerinizi ve fotoğraflarını, isminizle birlikte 15 Nisan akşamına kadar narince.narince@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Mesajınızı aldığımda size döneceğim mutlaka.

Etkinlik kodu, yan tarafta bannerin hemen altındadır, alabilirsiniz. Renkli ve keyifli bir etkinlik olması dileğiyle.

Sevgi ve saygıyla,

Necla.

otuz altı

Narince'de ses yok bu ara. Pişirdiğim yemeklerin tadı yok, fırınla yakınlık kurmuyoruz bile. İstek üzerine her zaman gözü kapalı tutturduğum kurabiyelerden yaptım, bir halta benzemedi.Tatsızım, huysuzum.

Hava kasvetli, ne yeni bir tarif deneme arzusu var içimde, ne de fotoğraf çekme. Bahara kadar sürmez bu karanlık herhal.

Bu arada canım kardeşimin organize ettiği küçük bir aile kutlamasıyla yeni yaşıma girdim. Saçlarım arasında her gün çoğalan beyazları kapatma derdim yok, seviyorum kendilerini. Boyamamakta ısrar ettiğim saçlarımla, iki aylık arkadaşlarım diş tellerimle ,

-ki; Umut'un arkadaşı Erdem beni daha genç gösterdiğini söylüyor bu tellerin:
-Genç kız gibi oluyosun bööle Necla teyze.-

hala at-a-madığım patavatsızlığımla, şu dünyada yalnızca ailem için çok değerli, elzem oluşumun, başka çocuklar için değil; kendi çocuklarımın düşmeyen ateşi için uykumun kaçıyor oluşunun ağırlığı ile, bugüne değin yapamadıklarım, yapabilmeyi hayal ettiklerimle, süslü püslü AVM lere, uçuk kaçık yılbaşı önerileri veren tuhaf televizyon programlarına olan gıcığımla, bırakın sevdiklerine yılbaşı hediyesi almayı, ailesini ısıtmak için belediyelerden kömür dilenen babanın utancıyla, sabahleyin bakkala girip iki yumurta, bir buçuk liralık da sucuk isteyen kenar mahalle çocuğunun masumiyetine olan inancımla gün geçiriyorum, öylesine...

Yokluğuma Sebeptir

Köyün en güzel kızıydı. Ağabeyleri başkasına vermişti ama O tarlada kendisine türkü söyleyen dedeme kaçmıştı. Herkes sevdiğine varsın derdi. Ben sevdiğimi karşılarına çıkarınca verin demişti, kimi istiyorsa ona verin.

Elinin değdiği her yemek güzel olurdu. Bu yüzden köye misafir gelse ya da bir düğün olsa O'na yaptırırlardı. Baklavaları O açardı. En son ellerinin değdiği bir sarma yemiştim, üfelek derler bizim oralarda, çok oluyor, güzel elleriyle yemek yapamıyordu artık. Üç kız kardeşin sonunda Yeter koymuşlardı ismini, en güzel yemekleri yapacak kadar kadın, Yeter Ağa lakabıyla anılacak kadar yiğitti.

Dört kuşak kızlar yan yana durduğumuzda içim karışırdı, hem sevinirdim,hem bilirdim uzun sürmeyecekti.
...sürmedi de...

Kimseye sıkıntı vermek istemezdi, usulca uçuverdi sonsuza.

Bize kalan acı.

Dedemi kaybettiğimizde şöyle demişti:
-Evlat acısı gördüm, ana-baba acısı, kardeş acısı, hepsini gördüm. En zoru buymuş oğul.
Şimdi yatıyorlar yan yana.

Son kez dokundum pamuk tenine, öptüm üşümüş elini.

Elveda dedim, elveda...